|
seydisehir Seydişehir Horasanlıi bir Türk olan Seyyid Harun Veli'nin ailesi ve kendisine uyan kıirk kadar dervişi ile Horasan'dan Anadolu'ya göç etmesi ile Torosların eteğinde kurulmuş bir kentdir. Bu kent 680 yıllık uzun tarihinde bir çok tarihi olaylar yaşamış Osmanlı - Karamanoğlu mücadelesi yıllarinda bu iki devlet arasıinda sık sık el değiştirmiş Osmanlı devletine geçtikden sonra da Konya eyaletinin bir ilçe merkezi olarak yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirmiştir. Efsaneye göre Seyyid Harun Veli Horasan hükümdarıi iken, ilahi bir emir kendisine Küpe Dağı eteklerinde bir kent kurmasını emretmiş Harun kalkmıiş göç eylemiş Küpe dağının eteklerine halkı ile. "Seyyid Şehir" denmiş bu kentin adıina Önce leblebiyi keşfetmişler Leblebicilikle geçinmişsler yüzyıillarca. Daha sonra önce Anadolu'ya daha sonra da dünyaya öğretmişler bu lezzeti. Gel zaman git zaman Seydişsehir denmiş kentin adına.. TARİHİ: Seydişehir ilçesi Küpe Dağıi'nıin eteğinde kurulmuşstur. Kentin batıi ve güneybatısını çevreleyen Küpe Dağı'nın yüksekliği 2551 m. ye ulaşır. Güneydeki dağlar ise toroslara aittir. Horasanlı bir Türk olan gönül sahibi bir veli’nin ailesi ve kendisine uyan kırk kadar dervişi ile Horasan’dan Anadolu’ya göçmesi, Eşrefoğulları devrinde Küpe dağının eteklerine gelerek burada konaklamasıi olayı, Seydişehir Tarihinin başlangicı sayılır.Seydişehir HorasanlıSeyyid Harun’un buraya gelip konaklamasıiyla kurulmuş bir şehirdir. Seyyit Harun, ölümünden sonra yazılan Menakıb’ında verilen bilgilere göre, ailesi ve kendisine uyan müridleri ile birlikte Eşrefoğlu Mübarüziddin Mehmet Bey (1302-1320) zamanında, bugünkü Seydişehir’in bulunduğgu yere gelmiştir.İlçenin kuruluşu ile ilgili Osmanlı salnamelerinden alıinan bilgiler doğrultusunda, Seyit Harun Veli Horasan'dan Konya'ya intikal etmiş, Konya'dan da önce ilçeye bağlı bugünkü Ortakaraören (Karaviran) kasabamıza gelmiş ve tarihi izler bırakarak, Seydişehir ilçesinin bulunduğu mevkiye intikal etmiştir. Burasıi Küpe dağınıin eteklerinde sulak bir vadidir. Az ötede artık ömrünü yitirmiş Elita (Vervelit) şehrinin yıkıntıiları vardır. Yerleşmek için en uygun yerdir. Üstelik şehrini burada kurması için ilahi bir emir almıiştıir. Bu durumda Seyyid Harun’un ilk yaptıiracağı bina şüphesiz toplu ibadet için bir cami, kendisinin ve dervişlerinin barınacağı bir zaviye, çevresine toplananların din yolunda irşad, aynıi zamanda ders verebilecekleri bir medrese olacaktır. Bu yapiların yanında bir hamam, bir imaret kaçınılmazdır. Seyyid harun, Seydişehir’in temellerini bu minval üzre atmiş, bu binaların yapımina başlatmıştır. Yil 1308 -1310)Seydişehir’in kuruluşundan bu güne, 680 yillık bir geçmişi vardıir.. Bu uzun zaman içinde Seydişehir, birçok olaylar yaşamış, Osmanlı - Karamanoğlu mücadelesi yıllarında bu iki devlet arasıinda sik sık el değiştirmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in Karamanoğulları topraklarını Osmanlılara mal etmesinden sonra, Seydişehir Konya eyaletinde bir kaza merkezi olarak yüzyıillar boyunca varlığını devam ettirmiştir Tarihi ve turisttik yerleri Tıinaztepe Mağgarasıi, doğgal su kaynaklarıi, ilçenin çok eski bir yerleşsim merkezi olmasıi nedeniyle görülmeye değger özelliklerdir. Kazıi çalıişsmalarıi, bugüne kadar başslamamıişs olmasıina karşsıin, antik yerleşsim kalıintıilarıi bakirliğgi ile ilginçliğgini korumaktadıir. Toros dağglarıinıin doğgal güzellikleri, yaylalar, avlaklar, iç ve dıişs turizmin ilgi odağgıi olabilecek yapıidadıir. Seydişsehir'de termal özellik taşsıiyan tek yer, hemen şsehir içerisindeki Ilıica'dıir. Pıinarbaşsıi ve Kuğgulu'da doğgal su kaynaklarıi olarak önemlidir. Ilıica tepesindeki kaplıicalarıin tarihinin M.Ö.'ye dayandıiğgıi sanıilmaktadıir. Deri, kemik, açıik yaralar kadıin hastalıiklarıina şsifa bulduğgu tahmin edilen kaplıicalar biri açıik üçü kapalıi havuz olmak üzere hizmet vermektedir. Tıinaztepe Mağgarasıi Konya-Seydişsehir ve Antalya yolu üzerinde (Turizm Yolu) doğgal harikadıir. Seyit Harun Camii ve Türbesi, Muhammed Kuddusi Türbesi, Hacıi Abdullah Efendi Türbesi, Seydişsehir Kalesi, Halife Sultan Türbesi, Rüstem Bey ve Sultan Hatun Türbesi, Roma ŞSehri, Arastepe Roma ŞSehri, Eziktepe, Hitit ŞSehri, Kilise duvarlarıi (Ketenli Kasabasıi), Akçalar Höyüğgü, Karabulak Höyüğgü, Ilıica Termal Tesisleri, Vasata Antik Tiyatro, Tıinaztepe- Güvercinlik- Fevzine Mağgaralarıi, Yeraltıi Gölleri, Vervelit ŞSehri Kalıintıilarıi, Arnava ŞSehri Kalıintıilarıi Tarihi çeşsmeler, Ilıica, Pıinarbaşsıi, Kuğgulu, Mamanda, Gözpıinar, Çaybaşsıi, Beldibi, İIçerikıişsla Seydişsehir'in en önemli tarihi ve turistik yerleri olarak dikkati çekmektedir. Cografi yapisi Seydişehir İIç Anadolu Bölgesinde Konya ilinin güney-batıi sıinıirlarıi içerisinde, Konya'ya 85 km. uzaklıikta, 37°.43’ kuzey enlem, 31°.84 Batıi boylam derecelerinde yer alan bir ilçe merkezidir. Seydişsehir kuzey-doğguda Konya doğguda Çumra ve Bozkıir, Güneyde Bozkıir ve Akseki, kuzeyde Beyşehir ilçeleri ile çevrilidir. Denizden yüksekliği 1123 m dir. oluşsturmaktadıir. Bunun dışsında, kuzey-batıidan güney-batıiya, Suğla gölüne kadar olan dilim ve kuzeyde Beyşsehir’e kadar uzanan arazi ovalıiktıir. İIlçenin 1 bucağı 7 kasabasıi ve 31 köyü bulunmaktadır Nufusu Cumhuriyetten önce Seydişehir’in nufusu 3000 - 3500 arasıinda, ilçe nufusu da 26.000- 27.000 arasıinda değgişsmektedir. Cumhuriyetten sonra ilk nufus sayıimıi 1927 yıilıinda yapıilmıişs, Seydişsehir nufusunun 3779, ilçe nufusunun ise 29399 kişsi olduğgu görülmüşstür. 1935 - 1940 yıillarıi arasıinda Seydişsehir nufus kaybıina uğgramıişs, bunu izleyen yıillarda çok yavaşs nufus artıişsıi göstermişstir. Bu artıişs 1965’e kadar yavaşs yavaşs ilerlemişs, 1967 yıilıindan sonra şsehrin nufusu hıizla artmaya başslamıişstıir. Bu artıisa doğgrudan doğgruya entegre Alüminyum Tesisleri inşsaatıinıin başslamasıi başslıica etken olmuşstur. Seydişsehir ilçesinin nufus yoğgunluğgu km2 başsıina yaklaşsıik 24 kişsidir. 1997 nufus sayıimıina göre Seydişsehir ilçe merkezi nüfusu :52.898, Köyler 34.423 olmak üzere toplam 87.321 dir. 2002 yıilıi itibariyle ilçe merkezi nufusu 58.300'e ulaşsmıişstıir. Efsaneleri Seydişehirde dilden dile aktarıilan efsanelerden çoğgu, Seyyid Harun Menakıibıindan kaynaklanmıiştıir. Seydişsehir’in Seyyid Harun eliyle kuruluşu, zaman içinde efsaneler yumaği ile örülerek, şehre ayrı bir kutsalık kazandırılmak istenmiştir. Seyyid Harun Menakıbından kaynaklanan bir efsaneye göre, Seyyid Harun-ı Veli şehrini kurmak üzere Küpe dağının eteklerine gelmiştir. Az ötede Vervelid şehri harabeleri, harabelerin de yıiğıin yıiğın taşsları vardır. Bu taşlar o kadar büyük ve ağgır ki yerinden oynatmaya kimsenin gücü yetmemektedir. Seyyid Harun, şehrini kurarken bu taşlardan faydalanacaktıir. Önce şehrin planını tasarlar, kalesini ve kale kapılarını işaret eder. Sonra harabenin başıina giderek istediği taşa asaını dokunduru ve: "Ya hacer! Allahıin izniyle kalk, yola düş! kal’a duvarıinda münasip yerini al!.." der. Böylece taşlar, koyun sürüsü gibi, birbiri ardıina yola düzülür, şehirde yerini alıir. Bunu gören çevre halkıi, Seyyid Harun’un gerçek bir veli olduğuna yürekten inanıir. Şehrin kurulmasında canla, başla çalışırlar. Yine söylentilere göre, Seydisehir kurulurken, Eşsrefoğglu Beyi, Seyid Harun’un gerçek bir veli olup olmadıiğını sıinamak ister. Veziri ile iki tulum hediye gönderir. Tulumlardan birinin içinde katran, ötekinde çamur vardır. Vezir tulumlarıi Seyyid’in önüne bırakır. Seyyid "Bismillah diyerek" ilk tulumu açar, mis gibi oğul balı. Öteki tuluma el atar. Taze tereyağı dolu. Dervişine seslenir. "Eşrefoğlu bize iki tulum bal ve yağ göndermiş, irgatlara dağgıtın ekmeklerine katık etsinler.." der. Bu olayıi öğgrenen Eşrefoğlu, Beyşehir’den gelerek Seyyid’in elini öper Deve Taşsıi Efsanesi: Seyyid Harun, Küpe dağinin eteklerinde şehrini kurarken bir haber ulaşıir. iIgın-Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki Tekke'de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlıi ermiş bir şeyh, ayıiya gem vurarak binmiş, müridleriyle birlikte Seyyid’in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid Harun, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya "Deve ol!" der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanıi karşıilar. Keramet ehli iki pir, Seydişehir’in girişinde buluşurlar. Didiğgi Sultan, bindiğgi ayıdan iner, onu dağa sürer, Seyyid Harun da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece halleşip görüşürler. Seyyid Harun’un bindiği taşs deve, çöktüğgü yerde olduğgu gibi kalıir. Yüzyıillar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafıindan ziyaret edilerek efsanesi anlatilır. Deve taşı olarak bilinen kaya, bugün Alüminyum Tesisleri lojmanlarıi arasıinda kalmıştır. Not:Bu sayfayi hazirlarken Gürol uysal dan yararlandim SEYH HACI ABDULLAH EFENDI HZ. VECIZELERI *Baskalarini himaye et, kendini begenip kibirli olma! (Sayfa 1) *Evladinio agyardan (avamdan) muhafaza ve okumasini temin et. Kendini ve evladini tehlikeye atmamak icin. (Sayfa 1) *Seref ve san kendi kazancin olsun. Baba ve dedelerin ile olmasin. Cunku onlar topraga inkilap etmislerdir (Sayfa 1) *Maisetini calisarak temin et. Zira Allah C.C. maiset icin calismayi emretmistir. (Sayfa 1) *Murebbiler, Ogretmenler beklemeye tahammul edemezler. Binaenaleyh, emirleri suratle yerine getirilmelidir. (Sayfa 2) *Kalb uyanikligi ile ibadet etmiyen kimse ile Allah C.C. arasinda mania vardir. (Sayfa 2) *Yapilan ibadetleri muhafaza edip, ahirete goturmek, ibadetten hasil olan amelleri muhafaza meyvesi olan zevki maneviyyeyi kazanmaktan guctur. (Sayfa 3) *Insan ibadette daima terakki uzere olmalidir. Terakki edemezse, tedenniden sakinmalidir.(Sayfa 4) *Insanlarin iyisi, hal ve harekatini Kur"an"a uydurandir.(Sayfa 4) *Gurbette olan kimse, efrad i ailesine donmek icin acele etsin.(Sayfa 4) *Konusmanizda ve butun harekatinizda tevazuyu birakmayin.(Sayfa 5) *Bir kavmin ameli ile amel edenler onlardandir. (Sayfa 8) *Her zaman nefse mesekkat vermemelidir. Grektikce istirahat lazimdir. (Sayfa 9) *Bir kimse yetmis yil Allah in emirlerini yerine getirse, bir an ondan ayrilsa, kaybettigi, nail oldugundan fazladir. (Sayfa 10) *Yemek yedigin zaman az ye. Hirsla yeme! (Sayfa 12) *Hakki ve hakikati arayanlarin kalbine, Allah C.C. hakikati asilar. (Sayfa 13) *Bir insan haramdan sakinir ise, onun icin ibadet ve taat kolaylasir. Ibadetin tadi olur. (Sayfa 23) * Ibadet, muminin gidasidir.(Sayfa 25) *Kalbe gelen darlik, ayar ile konusulmamasindan ileri gelir. (Sayfa 26) *Allah C.C., namaz kilanlarin kiblesidir. (Sayfa 30) *Insanlarin Allah C.C. yaninda en sevgilisi, insanlara Allah C.C. u sevdirendir.(Sayfa 30) *Lisanda olan Kelime i Tevhid arizi dir. Olum halinde faydasi olmaz. Tevhid in kalbi olmasi lazimdir.(Sayfa 31) *Her zaman mutavazi olun. Herkese mulayemet gosterin. Baskalarindan gelecek ezaya tahammul edin.(Sayfa 31) *Fakri temam olanin dusuncesi, yalniz Allah C.C. olur.(Sayfa 36) *Malinizin sadakasini vermede seha gosterin.(Sayfa 37) *Kor kalbe hikmet atilmaz! (Sayfa 37) *Ehlinin gayri yaninda hakikatlari soylemeyin, size zulum etmemeleri icin...(Sayfa 37) *Hakikati ehlinden gizlemeyin. Eger gizlerseniz, onlara zulmetmis olursunuz! (Sayfa 37) *Daima Allah in huzurunda olur isen , dunya, ahiret senin icindir! (Sayfa 38) *Hak ka yaklasan halk a uaklasir.Mustakim olana halkin cumlesi yaklasir. (Sayfa 39) MUHAMMED KUDSÎ BOZKIRÎ
Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim, tasavvuf ehli ve velî. İsmi, Muhammed bin Mustafa bin Îsâ'dır. 1784 (H.1198) senesinde Konya'nın Bozkır kazâsının Aliçerçi köyünde dünyâya geldi. Annesi Halîme hanımdır. Hocası Ödemişli Hasan Kudsî Efendiye nisbetle, Kudsî denildi. Kudsî lakabını ona Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin verdiği de rivâyet edilmiştir. Halk arasında Memiş Efendi lakabıyla tanındı. 1852 (H.1269) senesi Muharrem ayının on üçünde, Salı günü, yetmiş bir yaşında iken Seydişehir yakınlarında Çavuş köyünde vefât etti. Aynı yerde defnedildi. Türbesi bu köyde olup ziyâret edilmektedir.
İlim ve irfân ile meşgûl olan bir âilenin çocuğu olarak dünyâya gelen Muhammed Kudsî Efendi, küçük yaşta Bozkır'ın Karacahisar köyüne gitti. Orada akrabâlarından İbrâhim Efendi adında Ebû Saîd Hâdimî hazretlerinin talebelerinden ilim sâhibi bir zât vardı. Onun terbiyesinde büyüdü. İbrâhim Efendi vefât edince, oğlu Muhammed Efendinin huzûrunda tahsîline devâm etti. Sonra Kayserî'ye, bilâhare İstanbul'a, Trakya'da Tırhala'ya, Hâdim ve Antalya'ya gitti. Gittiği yerlerde ilim öğrenip tahsîlini tamamladı. Aklî ve naklî ilimlerde yetişip, her ilimde söz sâhibi oldu. Memleketine geri geldi. Karacahisar köyünde yerleşip evlendi. Tâliblerine ilim öğretmekle meşgûl oldu.
Bu sıralarda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, halîfelerinden Ödemişli Hasan Kudsî Efendiyi Konya'ya göndermişti. Hasan Efendi, Konya'nın etraf ve havâlisini dolaşarak, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'den (r.aleyh) aldığı feyzleri saçmaya başladı. Hâdim'i ziyâret etti. SonraKaracahisar'a geldi.Karacahisar'da ilim öğretip talebe yetiştirmekle meşgûl olan MuhammedKudsî Efendi, Hasan Kudsî hazretlerinin kendi taraflarına doğru yola çıktığını duyunca, talebelerini toplayıp karşılamaya çıktı. O mübârek zâtı birkaç gün köyünde misâfir etti. İlim ve feyzinden istifâde etti. Hasan Efendiye hayran kaldı. Dersi ve talebeyi bırakıp, muhabbet sarhoşluğu ile HasanKudsî'nin peşisıra Seydişehir'e gitti. Seydişehir'e varınca, Hasan Efendi; "Muhammed Efendi, senin hâtırın için Seydişehir'de on gün kalıp, tâlim ve terbiyen ile meşgûl olacağım. Sonra sen geri dön. Meclis ve taleben dağılmasın. Dersler kesildiği zaman Konya'ya gel!" buyurdu. On gün orada kaldı. Sonra, talebelerinin başına döndü. Dersler kesilince Konya'ya gidip, beş ay Hasan Efendinin sohbetinde bulundu. Evliyâlığın yüksek derecelerine kavuştu. Kalbinden Allah sevgisinden başka her şeyi attı. Bin yıl düşünse, Allah sevgisinden ve Allah rızâsından başka bir şey aklına gelmezdi. Kemâle gelip icâzet, diploma aldı. Hocalarından aldığı ilim ve feyzi yaymak, Allahü teâlânın kullarınıO'nun râzı olduğu yola kavuşturmak vazifesi ile, Hasan Efendinin; "Memleketine git, irşâd ile halkı Hakk'a dâvet eyle!" emri üzerine, Karacahisar'a döndü. Orada ilim ve feyz saçmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmekle meşgûl olurken, Mevlânâ Hâlid'i görüp, sohbetine kavuşmak arzusu dayanılmaz bir hâl aldı. Her şeyi bırakıp Şam'a doğru yola çıktı. Allahü teâlânın rızâsı için çıktığı bu yolculukta, çok sıkıntı çekip pekçok mânevî nîmetlere kavuştu. Şam'a varınca, Mevlânâ Hâlid hazretlerinin sohbetleri ile şereflendi. Kırk gün sohbetlerinde bulunup, feyzlere mazhar olarak, bizzat Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin icâzeti ile şereflendi. Yine memleketine gidip, akrabâ ve hemşehrilerini Hakk'ın rızâsına kavuşturmakla vazifelendirildi.
Karacahisar'a geri dönüp yeniden insanlara feyz saçmaya başladı. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etti. O belde insanlarının kendisine çok alâka göstermesi, bâzı kimselerin hasedine yol açtı. Hattâ kendisini tüfekle öldürmeye kalkıştılar. Ama Allahü teâlânın izniyle, bir kerâmet olarak kendisine doğru tutulan tüfek yana çevrildi. Bu kerâmeti meşhûr olunca, Karacahisar'da duramaz oldu. O zaman Hâce köyü nâmıyla meşhûr olan Üçpınar kasabasına hicret etti. Burada da on yedi sene kalıp tâliblerine ilim ve feyz saçtı. Ancak orada da fitne ve fesat ateşi körüklendi. Bâzı kendini bilmez câhil kimselerin muhâlefetine mâruz kaldı. Oradan Seydişehir'e hicret etti. Seyyid Hârun Velî hazretlerinin şehri olan Seydişehir'de, âdetâ bir güneş gibi doğdu. Çevreye ışık saçtıklarını iddiâ eden bâzı kimselerin yıldızları söndü. Hattâ kendi talebelerinden Abdullah Efendi adında birisi bile, onun bu ihtişâmına dayanamayıp hased etti. Muhammed Kudsî Efendi, bu hâle çok üzüldü. Onların affedilmeleri ve hidâyete kavuşmaları için duâ etti. Bu sırada Üçpınarlılar, hatâlarını anlayıp, içlerinden beş yüz kimseyi seçerek, özür dilemek ve Muhammed Kudsî Efendiyi tekrar memleketlerine dâvet etmek üzere Seydişehir'e göndermişlerdi. Muhammed Kudsî Efendi, Seydişehir yakınlarında Çavuş köyünde bulunduğu bir sırada, Üçpınarlılar geldiler. Hemşehrilerinin dâvetini kendisine bildirdiler. Ancak Muhammed Kudsî Efendinin büyüklüğünü ve kıymetini takdir ve tasdik eden Çavuş köyü ahâlisi, onun Üçpınar'a gitmesine rızâ göstermediler. Her iki taraf da inleyerek, sızlayarak gece yarılarına kadar yalvardılar. Hangi tarafa meyletse öbür taraf kırılacaktı. Muhammed Kudsî Efendi, zor durumda kaldı. Teheccüd namazını kılıp, Allahü teâlâya el açtı. Allahü teâlânın rızâsı için kendisini dâvet eden bu müslümanların hiçbirini kırmak istemiyordu. Duâ edip, bu dünyâdan göçmenin, zorluktan kurtulmanın en kısa yol olduğunu gördü. Allahü teâlâya duâ etti. "Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur" meâlindeki Yûnus sûresi altmış ikinci âyet-i kerîmesini okuyup gözlerini yumdu.Sabahtan kuşluk vaktine kadar "Allah... Allah..." dedi. Kuşluk vakti rûhunu Rahmâna teslim edip, bu sıkıntılı dünyâdan ebedî güzellikler âlemine göçüp gitti. Cenâze namazı Çavuş köyünde kılındı. Aynı köyde defnedildi. Kabr-i şerîfi onun büyüklüğünü bilenler tarafından ziyâret edilip, feyzinden istifâde edilmektedir.
Muhammed Kudsî Efendi vefât edince; Muhammed Behâeddîn, Ubeydullah, Hâlid, Zeynel'âbidîn, Abdullah, Sıddîk ve Hasan adlarında yedi oğlu dört kızı kaldı. Anadolu'nun pekçok kasaba ve köylerine dağılan talebeleri, hocaları vâsıtasıyla aldıkları feyzleri her tarafa yaydılar. Bu mübârek kimselerin yetiştirdiği talebeler, Doksan üç harbine, Balkan, Çanakkale, Birinci Cihan ve İstiklâl harbine katılıp, bu vatanın bize mîrâs kalmasında büyük emek sarfettiler. Birçokları, bu uğurda canlarını fedâ edip, şehîdlik şerbetini içtiler. Oğullarından Muhammed Behâeddîn Efendi tarafından, tercüme edilen Şems-üş Şümûs kitabında Muhammed Kudsî Efendinin hayâtı ve dîn-i İslâma hizmetleri uzun anlatılmaktadır.
Muhammed Kudsî Efendinin halîfelerinin başlıcaları şunlardır: Bozkır-Kayapınar köyünden Velî HâfızEfendi, Hisarlık köyünden Mustafa Efendi, İstanbul'da Hacı Feyzullah Efendi, Ahıska'dan Hacı Halîl Efendi, Sivas'dan Hacı Mustafa Efendi, Bozkır-Otan (Evtân) köyünden Muhammed Efendi, Kovanlık köyünden Velî Hâfız Efendi, Yalıhöyük köyünden İbrâhim Efendi, Ahırlı köyünden Süleymân Efendi, Akseki kazâsı Çemi köyünden Hacı Muhammed Efendi, Alanya Kızılağaç köyünden Ahmed Efendi, Elmalı'dan Hacı Hüseyin Efendi, Seydişehir'de Hacı Abdullah Efendi, Rûşenbe kazâsının Senir köyünden olup Yalvaç'ta oturan Hacı Hasan Efendi, Burdur'da Abdullah Efendi, Buhârâ'dan gelip Taşkent'te yerleşen Fâdıl Efendi, Alanya'da Ali Efendi, Ermenek Lafza köyünden Ali Efendi, Tavas (Davdas) köyünden Mustafa Efendi, Üregil'de Ali Efendi, Antalyalı Ali Efendi, Niğde'deAbdülkâdir Efendi, Konya'da Hâfız Ahmed Efendi ve Nûrî Efendi, Alibeyhöyüğü köyünde Hacı Ahmed Efendi, Tarsus'ta Gönlükü Hacı İbrâhim Efendi, Akseki-Manâval köyünden Süleymân efendiler (aynı isimden iki kişi), Seydişehir-Karaviran köyünden Abdullah Efendi, Çavuş köyünden türbedâr Mûsâ Efendi, Beyşehir'de Hacı Ahmed Efendi, Güzelhisar'daHacı Efendi, Bozkır'da Ahırlı köyünden Hasan Efendi, Kırımlı Hacı Efendi, Isparta'da Osman Efendi, Manisa'da Ali Efendi, Tekeli'de Ali Efendi, Hâdim-Purluğu köyünden Ali Efendi, Belviran-Kanka köyünden Hüseyin Efendi, Manisa civârında İsmâil Efendi, Düşenbe kazâsı Senir köyünde Hacı Efendi, Bayır köyünde Abdürrahmân Efendi, yine Bayır köyünde Muhammed Efendi, Trabzonlu Muhammed Efendi, Aladağ-Yağcılar köyünden Abdülkâdir Efendi, Konyalı Hacı Ömer Efendi, Şebinkarahisar'dan Nûrî Efendi, Bozkır'da Mire köyünden Mustafa Efendi.
Muhammed Kudsî Efendi, orta boylu, esmere yakın buğday tenli, açık alınlı, kaşlarının arası açık, ince uzun kaşlı, gözleri siyâh, burnunun ucu yüksekçe, ağzı büyükçe, sakalı sık bir zât idi. İri ve kuvvetli kemikliydi. Alnında vilâyet nûru parlar, âniden göreni heybet kaplardı. Vakar ve sekîne sâhibi idi. Aslâ kahkaha ile gülmezdi. Bâzan tebessüm ederdi. Güleç yüzlü, dili çok fasîh, yüzü pek melîh idi. Gören ayrılmak istemezdi. Hep mârifetten ve hakîkatten konuşurdu. Hiç fuzûli konuşmazdı. Hep hayırlı nasîhat ederdi. Dünyâ veya bir başka bakımdan gönül sıkıntısı ile huzuruna gelen, hakîmâne sözlerini dinleyince, gönlü açılır, içi rahatlar, dünyâ ve dünyâlık sevgisinden ve arzusundan kurtulur, bir anda, bütün kalbi ile Allahü teâlâya yönelirdi. Garîblere, yetimlere, miskinlere acır, yardım ederdi. Cömertlikte zamânının bir tânesiydi. Borçluların borçlarını öderdi. Dünyâ değil, âhiret zenginiydi. Dâhilî ve hâricî, nafaka ve giyeceklerini üzerine aldığı yirmiden çok cemâati vardı. Gelen giden misâfiri sayısızdı. Taşlık bir köyde oturduğu hâlde, hepsini yedirir ve giydirir, herkesi dünyâdan uzaklaştırır, âhirete yaklaştırırdı. "Rızk için üzülen kimse, insan defterinden hâricdir" buyururdu. Dînin ahkâmına riâyette canını fedâ ederdi. "Bir kimsenin dînimizin emir ve yasaklarına uymada ne kadar noksanı varsa, tasavvuf yolunda da o kadar noksanı vardır" buyururdu.
Kerâmet göstermekten çok sakınırdı. Talebesinin ihlâsına sebeb olacaksa izhâr ederdi. Kâbiliyeti az olan bir talebesi, üç saatlik mesâfedeki bir köyde kendi kendine; "Ne için bir hocaya bağlanayım ve bir takım sıkıntılar çekeyim, bundan sonra diğer insanlar gibi dünyâ işimle meşgûl olayım?" diye düşünüp, o hazretin huzûruna geldi. Ama içinden geçeni hiç kimseye söylememişti. Muhammed Kudsî Efendi; "HacıEfendi, yol göstericisi olmayana şeytan yol gösterir değil mi? Doğru yoldan çıkmağa akıllı kimse nasıl cesâret edebilir?" buyurup, onu bozuk düşüncelerden kurtarmış, hak yolda devâm etmesine vesîle olmuştu.
Vazife verdiği bir talebesi rahatsızlanarak verilen vazifeyi yapmaya dayanamadı, memleketine gitmek istedi. "Gitme, vazifeyi tamamla, korkma, ölmezsin" buyurdu ise de, îtimâd edemeyip gitti. Memleketinde, hasta ve ümîdsiz hâlde yatarken, bir gece o hazreti yanında gördü. Elinde bir kazma vardı. Karnında ağrıyan yere, o kazma ile, bir defâ kuvvetle vurup, oradan bir şey çıkarırken uyandı. Hastalıktan eser kalmadığını gördü. Tekrar gidip hocasına teslim oldu.
Kendisini imtihân için, yemekleri helâlden olmayan bir ziyâfete çağırdılar. Yemekleri görünce, Allahü teâlânın izniyle helâlden olmadıklarını anladı. Ev sâhibinden özür dileyip, yemeklerden yemedi. Ev sâhibi, onun büyüklüğünü anlayıp, tövbe etti. Hâlis talebesi oldu.
Cebinde para olmadığı hâlde, para isteyenlere, elini cebine sokar çıkarır para verirdi. Bu kerâmet kendisinde çok sık görülürdü.
Ders okumak, ilim tahsîl etmek için uzaklara gitmiş bir talebesi, bir meseleyi anlayamayınca, rüyâsına girer, ona öğretir, gelince de latîfe yollu ona takılırdı.
Vefâtından on üç sene sonra türbesi yapılırken, lahdi açıldı. Vücûdu, hayattaki gibiydi. Kefeni ve teni hiç bozulmamış, yeni defnolunmuş gibiydi.
OSMAN KULUNU BAĞIŞLA
Derin âlimlerden olan Osman Efendi, Muhammed Kudsî'nin bâzı talebeleriyle sohbet ederken, bu büyükler yoluna inanmadığını söyler, onlara dil uzatırdı. "Seni üstâdımıza götürelim" diye zorladılar. "Gelirim, fakat elini öpmem" dedi. Muhammed Kudsî hazretlerinin huzûruna geldiler. OsmanEfendi, içeri girer girmez, feryâd edip, birden düşüp bayıldı. Ağzından köpükler gelmeğe başladı. Bir saat sonra ayıldı. Sağına soluna baktı. Muhammed Kudsî Efendi kendisine; "Gördüğünüz burada var mıdır?" buyurdu. "Yoktur" dedi. "Sizin irşâdınız bizden değildir" buyurdu. Talebeler, bu hâle hayret ettiler. Sonra elini öpüp çıktılar. Dışarı çıkınca Osman Efendiye; "Niçin bayıldın?" dediler. Şöyle anlattı: "İçeri girip hoca efendiyi görünce, bana bir hâl geldi. Feryâd ettim. Kendimi, kıyâmet kopmuş, arasatta amellerimi tartarlarken gördüm. Hiç bir hayırlı amelim çıkmayınca, emr-i ilâhî gelip; "Bu kulumu Cehennem'e atın!" dendi.Zebânîler tuttular. "Yâ Rabbî! Ben senin Kur'ân-ı azîmini öğrendim ve öğrettim. Bu kadar hadîs ezberledim. Şu kadar tefsîr aklımdadır. Benim hiç hayırlı amelim yok mudur?" diye yalvardım. "Hiçbiri ilâhî dergâhda makbûl olmadı" emri geldi. Umudum kalmadı. Yardım dileyeceğim yer kalmadı. Âniden büyük bir zât göründü. Uzunca boylu, iri yapılı, yeşil cübbeli, büyük sarıklı olup, güneş gibi parlıyordu. "Yâ Rabbî! Osman kulunu bana bağışla" buyurdu. Uyandım. Etrâfıma bakındım. Böyle bir zât aradım. Göremeyince, Muhammed Kudsî buyurdu ki: "Sizin irşâdınız bizden değildir. Yâni benden değil, benim de hocam olan Mevlânâ Hâlid hazretlerindendir."
Osman Efendi çok ağladı. Ettiklerine pişmân oldu. İstiğfâr etti. Bütün mülkünü ve kitaplarını fakirlere ve talebeye hediye edip, doğruŞam-ı şerîfe gidip, hazret-i Mevlânâ Hâlid'in huzûru ile şereflendi. Osman Efendiye, kırk gün ibâdet etmesini emir buyurdu. Kırk gün tamamlanınca, hücresinden birçok sesler duyuldu. Hizmetçilerden biri, Mevlânâ Hâlid hazretlerine; "Efendim, Osman Efendinin hücresinden sesler geliyor" deyince, Mevlânâ Hâlid hazretleri; "Osman Efendi, evliyânın reîsi oldu. Duyulan sesler, evliyânın rûhlarının sesleridir." buyurdu.
1) Şems-üş-Şümûs Tercümesi; s.98
|